Bir hikayemiz var

e-Posta Yazdır PDF

Aylardan Mayıs, günlerden  mayısın dördü Pazartesi idi.

O gün İsmet İnönü Kültür Merkezinde sergilenecek bir oyuna çağrılı idim.

Oyunun adı “Hikaye-i Mahmut Bedrettin” idi. Yazarı kısa bir süre önce yitirdiğimiz has tiyatro adamı Mehmet Akan, yönetmeni de Hamit Demir idi. Hamit basın duyurusunda “Oyun bir sahtecilik değil, tam tersine hayatın ta kendisidir” diyordu. Onun bu sözüne birkaç sözcük de ben ekledim. “Oyun hayatın ta kendisinin sahneye yansımasıdır.” Hamit yine o duyuruda dramaturgi çalışmasına değgin şunları da söylüyordu; 

“Yaşadığımız sistem bizi insandan bizi kendimizden uzaklaştırıyor, yabancılaştırıyor bizi bizden. Her şey alınıp satılabiliyor. Her şeyin bir fiyatı var. Satın alınamayacak neyimiz kaldı acep? Sahiden sahicilik ve samimiyet olmalı ve dolmalı yüreklere. Hissetmeli içimizdeki yaranın acısını, çığlığı duyulmalı. Sonuçta bu bir oyun… Artık akıl devrede. Hedef yabancılaştırdığımız seyredeni hem eylem halinde olan hem de seyreden haline getirmeli. Mükemmele olan inancınızı atın bir kenara. Hata yapmaktan korkmayın. Hata yaptıkça seyredenle aramızdaki mesafe de kısalacak.  Seyredenle bir arayı gelmişiz de muhabbet ediyoruz gibi. Düşünecek. Bir dost sohbeti yani. Konumuz Bedrettin olunca mülkiyet de ötede kalıyor “Yarin yanağından gayri her yerde her şeyde hep beraber” o halde nasıl olur da rollerin sahibi olur? Bu oyunda herkes istediği rolü oynamalı. Bu bir oyun olmamalı. İsteyen kendini atmalı ortaya oynamaya başlamalı.”

Bu düşüncede olan yönetmene göre, oyunu izleyenler de oyunun bir yerinde kendini sahneye atabilir, ve oynamaya başlayabilir. Dost sohbetine katılabilir. Olmayana ergi yoluyla yolu bu noktaya kadar uzatabiliriz. Onun bu açıklamalarından anlıyoruz ki Hikaye-i Mahmut Bedrettin sıkı bir epik oyun. Öğrencilik hayatımız boyunca okutulan tarih derslerinde bizler Simavne kadısı oğlu  şeyh Bedrettin ile hiç tanıştırılmadık. 1960 yılından sonradır ki,  Nazım ustanın kitapları ile yüzyüze geldik. İşte o zaman “Şeyh Bedrettin Destanını” okuma olanağı bulduk ve işte o günlerde Bedrettin ile Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa ile tanıştık, onların hikayelerini Osmanlı’nın zulmüne karşı  baş kaldırmalarını öldürülmelerini Bedrettin’in Serez çarşısında asılmasının öyküsünü öğrenmek  fırsatını elde ettik.. Baş kaldırmalarına bütün yüreklerimizle katıldık. Bu nedenle olsa gerek oyuna giderken Nazım ustanın destanındaki

“Hep bir ağızdan türkü söyleyip
Hep beraber sudan çekmek ağı
Demiri oya gibi işleyip hep beraber
Hep beraber sürebilmek toprağı
Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek
Yarin yanağından gayrı her şeyde
Her yerde hep beraber diyebilmek
İçin
Onbinler verdi sekiz binini”

dizelerini yineleyip duruyordum.

Oyunun başlamasına onbeş, yirmi dakika varken salona girdim. Neredeyse bütün koltuklar dolmuş gibiydi. Ama salona girer girmez yönetmen olarak Hamit’in daha ilk adımda yabancılaştırmayı yakaladığına tanık oldum. Çünkü sahnede bir oyuncu davulu boynuna asmış  “gümbe de güm güm” davulu sahnede dolaşarak çalıp duruyordu. Ayrıca, sahnede dekor diye hiçbir şey yoktu. Klasik tiyatro izleyicisinin salona girer girmez, “Noluyor yahu, ben nereye geldim? Sorusunu sorduracak bir hava hakimdi salona Sahnede, izleyiciye göre sağ tarafta davulu ve tefiyle ve de gırnatasıyla küçük bir orkestra, sol tarafta da, oyuncuların oyun süresince giyecekleri giysilerin, kullanacakları aksesuarların asılı olduğu açık bir gardrop vardı. Kalabalık bir oyuncu kadrosu da, sahnenin dibine diz çökerek sırlanmışlardı. Ortadaki davulcunun tokmak vuruşlarına, adeta ritm tutar gibi bir melodiye orkestra ile çömelmiş oyuncular, parmak uçlarını sahnenin zeminine vurarak iştirak ediyorlardı. Şurası kesin ki, bu tek düze sesler toplamı.  Hamit’in  “Kimse kapılıp gitmemeli oyunun sonuna kadar Hep akla gelmeli, sonuçta bu bir oyun yani katarsis yok. Büyü yok. İlkesi daha oyunun en başında gerçekleşmişti.  Sonra oyun başladı. Sonuna kadar ilgiyle izledik. Oyun bitip de dışarı çıkınca

Davulun güm gümleri uzunca bir süre kulaklarımda yankılanıp durdu. Oyun için en sonunda söyleyeceğim sözü burada hemen söyleyivereyim. Çok iyi çalışılmış, sıkı bir Epik tiyatro izletmişti Hamit bizlere. Ama yüreğimde eksik kalan bir şeyler de vardı. Neydi onlar? Söz gelimi Nazım’ın destanındaki Şeyh Bedrettin öyküsü tam olarak anlatılmamıştı. Yani Bedrettin’in öyküsü bildirisi, izleyene tam olarak aktarılamamıştı diye düşünüyordum. Yine Hamit’in, rollerin sahibi olmamalı, isteyen kendini ortaya atmalı, istediği rolü oynamaya başlamalı düşüncesi sahnede uygulanınca, kalabalık kadrolu bir oyunda izleyici ile sahne arasındaki diyalogun, iletişimin aksamasına neden oluyordu bana göre. Oyunun başından itibaren Bedrettin diye tanınan bir oyuncunun oyunun sonlarına doğru yerine bir başka oyuncu geçiverince, (Hepimiz birer Bedrettin’iz düşüncesini çağrıştırsa da bir kopukluk oluyordu, oluşuyordu.) Genel anlamda izleyicinin tiyatro konusundaki düzeyi göz önüne alınınca bu tür değişmelerin yarattığı, yaratacağı iletişim kopmalarının kaçınılmaz olacağından söz etmek istiyorum yani. (Anlatıcının oyunun başında izleyenlere bu konuda bazı şeyler söylemesi nasıl olur bilemiyorum). Sonuç olarak İzmirli izleyenler çok sıkı bir epik bir oyun izlediler. Bunun için Hamit’e ve oyuncuların her birine ayrı ayrı teşekkür etmek ve kutlamak isterim. Bundan sonraki çalışmalarında da başarı dileklerim onlarla birliktedir. Böyle biline.

 

Dinçer Sezgin / Yazar

Son Güncelleme ( Salı, 26 Mayıs 2009 08:49 )